Kemik akrabası sözü nereden çıkmıştır!

Türkmen, mezarlığı dolup yeni mezarlık kurmak istendiğinde, her önüne geleni “gonambaşı”* yapmıyor. “Gonambaşı” olmak için salih insan olmalı, onun büyük molla, ya da din adamı olması şart değil ama salih insan olması şart.

Eski zamanda büyük bir köy, bir kervan gönderir. Altı aylık erzak ihtiyacı için giden kervan, geri dönme zamanının dolmasına rağmen geri dönmüyor. Beklerler, kervandan haber yok. Kervanla gidenlerin yakın akrabaları Türkmen atının ayağının ulaştığı yeri atlarıyla didik-didik ararlar ve köylere haber gönderirler. Ama kervan yer yarılmış yere girmiş gibi!

Hayatta iken kaybolanların cenaze törenleri yapılmadığından, köy halkı bunlardan her an bir haber beklemekte. Aradan yedi-sekiz yıl geçtikten sonra, “Falan çoban falan çölde insan kemiklerine rastlamış” diye köye bir haber yayılır. Atlılar yine yola çıkarlar. Gerçekten de, eşkiya kervana orada saldırmış yükünü gasp ederek, kervan korumalarını ve sahiplerini kuma gömerek, izinin kaybolmasını sağlamış. Nereyi kazarsan kemik çıkıyormuş! O zamanlar toplu mezar düşüncesi olmadığından, ne yapacaklarına karar vermemişler.

Bu durumda Türkmenin tarihi tecrübesi yardıma koşar: İskeletleri yan-yana yatırılır, kervanda akrabası olan yiğitler sırayla ellerini hançerleri ile keserler, kanlarını iskeletlerin kurumuş kemiklerine damlatırlar. İskelete damlayan kan akrabasının kemiği değilse üzerinden akıp gider, kan akrabanınki ise iskelet kumun kanı emdiği gibi emer.

Böylece herkes kendi kardeşini, akrabasını bularak köye defneder.

-İşte, çocuğum, kemik akrabası sözü nereden çıkmıştır! diye, dedem kederlenerek bana bu hikayeyi anlatmıştı.

(199-200.sayfa)